Page 2 of 3

Krep

20140729_101940 Çocuklarımızla tatil günleri en sevdiğiniz şey kahvaltıda krep yemektir. Hemen hemen her hafta yaparız. Biraz uzun sürüyor ancak çocuklarıma krep yaptığımda sarılmalarına değiyor. Benim yaptığım krep hem yumurta kokmaz hem de çok hafif olur. Özellikle 5 yıldızlı otellerde yapılan o pide gibi kreplere benzemez. Malzemeleri sayalım; Kullandığım tava 26 m lik bir tava. 24 cm lik bir krep tavası da olur yada teflon bir tava kullanabilirsiniz. (10-12 adet çıkar) 2 su bardağı un 1 yumurta süt( 4-5 su bardağı alır) Tereyağı (tavayı yağlamak için) bir çimdik tuz ve şeker. Hepsi bir kap içine koyulur ve mikser ile çırpılır. Harç oldukça sıvı olmalı (salep kıvamında) tavaya kepçe ile koyulduğunda kolayca yayılabilmeli. Dikkat, çok sıvı olursa da ince olur ve hemen yanar katı olursa da hamur hamur olur lezzetli olmaz. Tereyağını çatala batıralım ve biraz harlı ateşe koymuş olduğumuz tavaya sürelim, ardından kepçeyle almış olduğumuz harcımızı tavaya dökelim ve tavayı sağa sola çevirerek yayalım. Yaklaşık 2 dakika içinde bir tarafı pişmiş olur. Anlamanın en güzel yolu seramik veya teflon tavayı sağa sola sallamak, eğer krep hareket ediyorsa (yapışmamış olması gerekiyor) bir tarafı pişmiştir. Diğer tarafını da 1-2 dakika pişirerek alabilirsiniz. Sonra ikinci krep için yine terayağını sürün ve harcı tavaya koyun. Yapıldıktan sonra içine  bal, reçel, yada çökelek, peynir ne isterseniz koyabilirsiniz. Afiyet Olsun 04 Ağustos 2014

Balık Çorbası

balikcorbasi

Bozburun tarafında tatile gittiğimde kaldığımız yerde akşam yemekleri balık ağırlıklıydı.  İçtiğim balık çorbasını çok beğendim. Ancak genelde balık çorbaları her yerde güzel olmaz. Bazı yerlerde içtiğim balık çorbası mama gibi olduğu için hep mesafeli yaklaşmışımdır. Ankara’ya döndüğümde aklıma geldi ve bir öğleden sonra üşenmedim gittim balıkçıya bir orta boy levrek aldım ve balık çorbası yapmaya giriştim. Malzemeleri sayalım;

4 kişilik basit balık çorbası

  • Orta boy levrek (mezgitden de olur veya beyaz etli bir balık olabilir)
  • 1 adet soğan
  • 1 adet patates
  • 1 adet havuç
  • 4-5 su bardağı su
  • 1-2 yaprak defne yaprağı
  • yarım limon
  • 10-15 tane karabiber tanesi
  • 3-4 tane kereviz yaprağı (çok koymayın çorbaya hakim olur)
  • 1 kaşık un
  • Tuz
  • bir kaşık tereyağ ve yarım kaşık kadar zeytinyağı
  1. Soğanı, havucu,patatesi ve kereviz yaprağını parçalayıcıdan geçirin.  Eğer yoksa rendeleyebilirsiniz. Önemli olan çok büyük taneli olmaması. Bazı tariflerde haşlandıktan sonra öğütücü ile iyice ezme işlemi yapılıyor ama ben biraz taneli sevdiğim için bunu yapmıyorum. Seven yapabilir.
    Hepsini bir tencereye alın (defne yaprağını, karabiberleri de dahil) yıkanmış ve temizlenmiş balığımızı en üste yerleştirin. Önceden kılçıkları temizleyebilirseniz temizleyin veya haşlandıktan sonra da temizleyebirsiniz.
  2. 20-30 dakika haşlayın, köpüklenirse kaşıkla köpüklerini alın.
  3. Balığı dikkatlice tencereden çıkartın.Kalan malzeme haşlanmaya devam etsin.  Kılçıkları ayıklayın eğer kılçıklarını daha önceden temizlediyseniz minik minik parçalayabilirsiniz. Soğan halkaları boyutunda güzel oluyor.
  4. Başka bir tencerede yağla birlikte unu biraz kavurun un topaklanmamalı. Sonra da yarım limon suyumuzu içine sıkalım.
  5. Didiklediğimiz balığımızı ve diğer malzemelerimizi (defne yaprağını çıkartın) tencereye aktaralım 5 dakkika kadar hepsi birlikte kaynasın.

Servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun.

–Bazı tariflerde yumurta ile limon terbiyesinden söz eder ama ben yumurtayı çorbada sevmediğim için kullanmadım.

31 Ekim 2009

Tatil

Kurban bayramını evde oturarak geçirmekte, Ankara’daki puslu havaya bakarak son yıllarda yaptığım tatilleri düşünmekteyim. 2009 yılının Eylül ayında; eşimin internetten bulduğu ve yeni açılmış olan bir  butik otele gitme düşüncesi bizi hem heyecanlandırmış hem de “Acaba nasıldır? Sıkıntı yaşamayalım sonra?” diye  tereddütte bırakmıştı. Neyse ki otel bize düşüncelerimizin ve hatta beklentilerimizin çok çok ötesinde güzellikler sundu.
Rezervasyon esnasında telefonda konuştuğumuz kişi (Sonradan öğrendik ki kendisi otelin sahibi Beliz Hanım imiş..) bize karşı çok sıcak davrandı ve dolayısıyla ilk izlenimlerimiz gayet olumluydu. Eylül ortasında aracımıza atladığımız gibi önce Denizli’ye ordan da Marmaris’e doğru yola çıktık. Marmaris’in içinde bulunma fikrine asla katlanamadığım için merkeze hiç uğramadan doğruca Bozburun yarımadasına devam ettik.  Orhaniye’ye gelmeden hemen önce (Marinayı geçince) sağ tarafta balıkçı Cumhur’dan -ki burası o bölgeye her gittiğimde uğradığım bir mekandır –  balık yemek için durduk ancak kimseleri bulamayınca yanında bulunan küçük kulübeye daldık. Enfes bir gözleme ve ona eşlik eden şahane köpüklü ayran ile  karnımızı doyurduk.  Bozburun, Marmaris’e  yaklaşık 50 km uzaklıkta. Bir saat kadar süren yolculuğun ardından Bozburun’un merkezine ulaşır ulaşmaz hemen otelimize telefon ettik… Telefon ettik çünkü otele ulaşabilmek için araç yolu olmadığını daha önceden  öğrenmiştik. Bize aracımızı park edeceğimiz ve bizi alacakları yeri bildirdiler. Gittiğimizde küçük bir parkın kenarında bizi beklemekte olan Deniz Hanım’ı (otelimizin müdiresidir kendisi) sımsıcak gülümsemesiyle bize el sallarken bulduk. Evet bekleniyorduk ve bu bizim çok hoşumuza gitmişti.Yaklaşık 10 dakikalık tekne yolculuğu tüm yorgunluğumuzu aldı ve bir anda içimiz huzurla doldu. O andan itibaren otel ile ilgili kaygılarım da deniz suyuna karışıvermişti. Ne kadar iyi bir tercih yaptığımızı en başından anlamıştım.
Denizin tam yanında, sıcacık taştan inşa edilmiş bir mekan hayal edin…Ahşap şezlongların konduğu platformda mum ışıkları eşliğinde akşam yemeklerinizi yediğinizi…Gündüzleri aynı yerden denize girip, sıcak sohbetlere eşlik ettiğinizi…Kulağa hiç fena gelmiyor değil mi?

DSC02897

Otel sıcak ve tertemizdi. Otelin adı da ilginç Kariabel. Toplam 8 odası vardı ve gittiğimiz tarih itibariyle tüm odalar da doluydu. Akşam yemeğinde otel personelinin güler yüzlü ve ilgili tavırları çok hoşumuza gitmişti. İlk günden beri kendimizi o otelin müşterileri olarak değil, misafirleri olarak görmeye başladık. Sanki Bozburun’da yaşayan kuzenlerimiz varmış da atlayıp yanlarına gitmişiz gibi…
Oteldeki ikinci günümüzde otelde bulunan diğer iki aile ile birlikte  yaptığımız tekne turu oldukça hoştu. Ilk defa bir tekne yolculuğundan bu kadar keyif aldığımı hatırlıyorum. Hem çok sade hem de çok gürültüsüz bir ortamda masmavi sulara dalarak iliklerime kadar dinlediğimi hissetmiştim. Otelde konaklamakta olan tekne turuna birlikte katıldığımız   Turgut Uzer ve Kenan Özdemir aileleri ile tanışmamız, kaynaşmamız da ayrıca çok güzeldi. Sonraki akşamlar masalarımızı birleştirerek otel personeliyle birlikte yemek yememiz de akşamlarımızı daha keyifli geçirmemizi sağladı

turgutuzer2

Yemekleri tek aşçı olan (ve her zaman tek aşçı olması gerektiğine inandığım) Yunus usta hazırlamaktaydı. Menü deniz ürünleri ağırlıklıydı. Ahtopot, karides salataları, dillere destan mezeleri, en ince detayına kadar zerafetle hazırlanmış enfes ana yemekleri tek kelimeyle muhteşemdi. Ya insana kendini mideye indirdiği her lokmada suçlu hissettiren o dayanılmaz lezzetli tatlılara ne demeli?? Eh, tatil biraz da bu değil midir? Haydi kendinize itiraf edin, kim tatilde muhteşem lezzetli yemeklere hayır diyebilir ki? Herşey dahil otellerdeki bir milyon çeşidin içinde bir tek lezzetli yiyecek bile bulamamayı mı tercih edersiniz yoksa böyle bir mekanda son derece profesyonelce hazırlanmış, kaliteli, özenle seçilmiş yemekleri huzur içinde yemeyi mi?

Sonraki günlerde ise denizin tadını çıkarmak, rüzgarın sesini dinlemek, teknelerin geçişlerini izlemek dışında birşey yapmadık. Son gün şiddetli yağan yağmur ayrıca güzeldi.
Ankara’dan taşınacağımız günlerin hayalini kurarak huzur içinde geçirdiğimiz muhteşem tatil bir anda bitiverdi. Her güzel şey gibi çabucak…

Bakmak isteyenler için http://www.kariabel.com

29 Kasım 2009

Bilişimde Bilgisayarcı Çocuk ve Yönetici

Pictures

Günümüzde en küçük kurumlarda bile en az beş ve üzeri sayıda bilgisayar olmaya başladığından bu yana bilişimcilere daha fazla ihtiyaç duyulmaya başlandı. Yazılımlar arttıkça hem bilgisayara daha fazla bağımlı olduk hem de bilişimciye… Ancak ülkemizde otomasyon ağının oldukça hızlı bir şekilde gelişmesine rağmen profesyonelleşme bu kadar hızlı gelişemedi. Elle tutulan veya gözle görülebilen her cihazın belli bir rakamı, bir değeri olmasına karşın yazılım ve yazılımı idame ettiren personelin rakamı ve değeri bu ölçüde artmamıştır, hatta bu işler küçümsenmektedir. Cihaza ödenen milyon dolara karşılık cihazı çalıştıran yazılıma ödenecek rakamda kıyasıya pazarlıklar yapılmaktadır ve istenen rakamın çok yüksek olduğu görüşü ağır basmaktadır. Ne de olsa cihaz gözle görülebilir ama yazılım sadece bir CD’nin içinde geldiği için para etmemelidir.

Bir işletmenin en birincil amacının kar maksimizasyonu olduğu düşünüldüğünde, bilişimcinin işletmenin bel kemiği olduğu söylenebilir. Çünkü tüm kazanç bilgisayardaki verilerle takip edilmektedir. Bilgi güçtür. Ne kadar çok bilgiye sahipseniz o kadar güçlü olursunuz ve önünüzü görebilirsiniz.

Bu bağlamda; işletmede yapılabilecek en büyük yanlışlardan bir tanesinin şüphesiz ucuz ve tecrübesiz bilişimci çalıştırmak olduğu bir gerçektir. Ülkemizde, sermaye gerektirmediğinden olsa gerek, internet kafede ucundan kıyısından bu işle uğraşan, tesadüfen edindiği kulaktan dolma bilgilerle az buçuk söküp takabilen herkes hemen “bilgisayarcı” olmuştur. Ne hikmetse neredeyse her yöneticinin bu işten çok iyi anlayan bir yeğeni veya arkadaşının oğlu mutlaka mevcuttur ve hazırda beklemektedir. Hatta çocuk muhteşemdir. Evdeki bilgisayara taklalar attırır. MSN veya chat programlarıyla ilgili her türlü bilgiye sahiptir, söker, takar, bozar, kendine web sayfaları yapmıştır, kısaca bilgisayarın kurdudur. İşletmelerde bu kişiler çok da sevilir. Çünkü bu kişiler; eğitim almış, donanımlı, alan ile ilgili öğrenim görmüş, okullu bir kişiye göre daha kolay ulaşılabilir kişilerdir ve işçilik maliyetleri daha ucuz –ki hiç de öyle değildir- olarak nitelendirilir. “Bilgisayarcı çocuk” genellikle ilerisini gerisini çok düşünmeden isteneni yapar, bilgisayarlarda her türlü program çalışır, internetten şarkılar, programlar, filmler indirilir. Pratik tecrübe ile yapabildiğini yapar hatta bir süre sonra kendini en kral bilişimci zanneder çünkü  kendini öyle hissetmesi sağlanır.. Bu aynı Melih Gökçek’in Ankara’da altyapı yapmasına benzer. Caddenin üst kısımları çok güzel süslenmiştir ama su, kanalizasyon. v.b sistemler göze gözükmediği için kimse bunları sorgulamaz. Ne zaman ki çok yağmur yağar, kanallar tıkanır, işte o zaman bir şeylerin farkına varılır. Ya da daha kötüsü farkındalık düzeyinin çok düşük olması nedeniyle kimsenin “ya bu adam burayı zaten hiç yapmamış ki” dememesidir, çatlaklar çoktan unutulur gider. Ta ki çatlaklardan sızan su uyuyan insanları ayıltıncaya kadar…

Yıllar önce gittiğim bir şirkette ağdaki bilgisayarların neden yavaş olduğunu araştırmaktaydık. İlk aklımıza gelen şey sorunun kaynağının switch olabilme ihtimaliydi. Kabloların etiketlenmediğini gördüğümde  “nasıl bileceğiz şimdi hangi kablo olduğunu”  diye sormuştum. Günlerce uğraştıktan sonra kısıtlanmayan bilgisayarların bazılarında kullanılan bir yazılımın tüm ağı çökerttiğini bulmuştuk. Bu muhtemelen bizim “bilgisayarcı çocuğun” eseriydi.

Bilgisayarcı çocuk; doküman takip etmez standartlardan bihaberdir.  Kısıtlama da yapmadığından kullanıcılar onu pek severler. Kablo çeker etiketlemez, neyin ne olduğu belirsizdir, aldırdığı malzemeler popüler olan yani o günlerde moda olan malzemelerdir. Genellikle ya ihtiyaç duyulandan fazlası ya da en ucuz malzeme alınır.  Hiç unutmam yine destek için gittiğim bir şirkette alınan sunucuyu gördüğümde neye uğradığımı şaşırmıştım. Çünkü sunucu şirketin mevcut ihtiyacından yaklaşık 20 kat daha büyük bir talebe rahatlıkla yanıt verebilecek kapasitedeydi. Bunun nedenini sorduğumda “ilerde büyürüz belki, o nedenle aldırdım.” demişti. Zaten bir süre sonra alınan sunucu kullanılamadı çünkü teknoloji ve yazılımlar yenilendi daha farklı ürünler ön plana çıkmıştı. Gereksiz ve maliyetli bir yatırım olmuş ama bunu kimse sorgulamamıştı.

Bilgisayarcı çocuk birlikte çalıştığı firma ile sürekli ihtiyaçlar üretir çünkü zamanında yapması gerekenleri yapmamıştır veya bilmiyordur. Satışı yapan firmanın  gerekli gereksiz tüm malzemelerini alır.

Ne yazık ki bu anlatılanlar pek çok şirkette %50-60’lara varan oranlarda yaşanmakta ve çoğunlukla farkına bile varılamamaktadır. Yönetici bu işlerden anlamadığı için her şeyin doğru yapıldığına inanmakta ve süreç bu şekilde devam etmektedir. İyi bir bilişimciye ödenen ücret aslında uzun vadeli olarak düşünüldüğünde çok yüksek değildir. Hatta uzun vadede çalıştırmanın düşük maliyetli olduğu düşünülen “bilgisayarcı çocuk” tan daha düşük maliyetle çalıştırıldığı rahatlıkla görülebilecektir.  Hele ki maliyetin en önemli unsurlarından birinin “zaman” olduğu düşünüldüğünde… Bu bağlamda ihtiyaçları doğru belirleyip alımlarda doğru kararları verebilen, kritik olaylara zamanında müdahale ederek altyapıyı iyi kurabilen bir bilişimci bilgi ve zaman kayıplarını en aza indirebilir.

Yıllar önce iyi bir bilişimciye sahip olan ve bu sayede de her şeyin saat gibi tıkır tıkır işlediğini şahsen bildiğim bir kurumda bir yöneticinin bu bilişimci için “ne yapıyor ki sabahtan akşama kadar oturuyor” lafını söylediğini duymuştum. Bir süre sonra bu bilişimciyle kurumun yolları bir şekilde ayrılmıştı ve bu ayrılıktan yaklaşık 6-7 ay kadar sonra sıkıntılar baş göstermeye başlamıştı. Yönetici bir şeylerin ters gittiğini elbette ki anlamış ancak bu tersliğin neden kaynaklandığını bir türlü anlamamıştı.

Bilişim aynı kanalizasyon gibidir. İyi kurgulandığı ve bakımlarının zamanında yapıldığı zaman size sıkıntı çıkarmaz. Sıkıntı çıkarması için hiç dokunulmadan aylar geçmesi gerekir. Sıkıntılar yaşandığında da kimse “bizim bilgisayarcımız ne güzel çalışıyormuş zamanında” demez.

Kısaca eğer bir şirketiniz varsa ve bilgi sizin için önemliyse aldığınız personelin doküman takip etmesini, yeniliklere açık olmasını, yaptığı işleri dokümante etmesini isteyin. Eğer “ucuz personelle çalışacak kadar da zenginim” diyorsanız da kendinize bir  “bilgisayarcı çocuk” bulmak zaten zor olmayacaktır…

24 Mart 2010

Ay Çöreği

Yıllar önce Cinnah(Ankara) yokuşunun ortalarında bir pastane vardı. Sabah işe giderken hiç üşenmeden alt durakta iner yokuşu nefes nefese çıkar ve bu pastaneden ay çöreği alırdım. Daha sonradan yedeğim ay çörekleri hiç bu kadar güzel olmamıştır. Birçok ay çöreği denememe rağmen birçoğunun içinde bol miktarda bayat kuru pasta ve uyduruk bir kaç malzeme  dışında lezzet bulamadım. Ta ki kendi ay çöreğimi yapana kadar.

S5002565-300x225

Şimdi malzemeleri sayalım. (Yaklaşık olarak 20 adet orta  ölçekte ay çöreği yapılır)

Hamuru İçin

  • 125 gr tereyağı (Margarin de olur ama ben tereyağından yapıyorum.)
  • 1 su bardağı pudra şekeri
  • Çeyrek paket yaş maya
  • 1 yumurta
  • Un

İç Harcı

  • yarım paket bisküvi
  • 1 Su bardağı ceviz1 Çay bardağı şeker
  • 1 Su bardağı kuru çekirdeksiz üzüm (Ben bol üzümlü seviyorum arzuya göre iç malzemeler azalabilir, artabilir)
  • 1 adet elma
  • 1 çorba kaşığı kakao
  • 1 tatlı kaşığı tarçın
  • 1 çay bardağı süt

Sütle birlikte yaş mayayı eritelim. Yumuşamış tereyağının içine pudra şekeri, yumurta beyazı, un, maya karıştırılıp kulak memesi kıvamında yoğuralım. Bir miktar (15 dak) kabarmaya bırakalım.
Cevizi çekelim içine üzüm, toz şeker, rendelenmiş elma, tarçın, süt, kakao ve kırılmış bisküvileri güzelce karıştıralım.  Çok sıvı da olmamalı, katı da olmamalı.
Hamurumuzdan parçalar alıp  çay tabağından biraz daha büyük şekilde oklava ile  açalım. İçine harcımızdan koyarak yuvarlayalım ve ay şeklini verelim. Yağlanmış fırın tepsisine yerleştirdiğimiz çöreklerin üzerine yumurta sarısı sürüp çatalın tersiyle çizelim. Bir miktar mayalanmasını bekledikten sonra (30-40 dak) 180-200 derecelik fırında nar gibi kızartalım.

Bir kaç defa yaptıktan sonra iç malzemesi beğenilerinize göre değişiklik gösterebilir.
Afiyet olsun.

06 Ekim 2010

© 2022 Abdullah Güney

Theme by Anders NorenUp ↑